İnsanlık krizinin yaşandığı bir arenada, krizler ile karşı karşıya gelmenin hiç bir öneminin olmadığını da söylemek durumundayım. Kâfirlerin icat ettikleri, Münafıkların destekledikleri, Müşriklerin de finanse ettikleri krizler değildir kastım. Bizzat ellerimizle icat ettiğimiz krizlerden mütevellit birbirimize selam bile vermediğimiz olaylardan bahsediyorum.
Hâkim ve Kerim olan Kur’an-ı Kerim’in indirildiği Ramazan ayındayız. Mübarek ve sayılı günlerin içinden geçiyoruz. Manevi havayı doyasıya teneffüs etmemiz gerektiğine inanıyorum. Ancak bu manevi atmosferi olması gereken vechiyle solumaz isek beyhude bir yaşamı sürdürmekle kalmaz eli boş da kalakalırız bayram gününde. Ömrümüzün hızla geçtiği gibi bu günler de çabucak geçecek, şüphe yok bunda. Kıymetini bilmeye çalışalım, zamanımızı Kur’an ile kıymetlendirelim ki bayrama arınmış, durulanmış, hafiflenmiş ve günahlardan azade olmuş bir vaziyette ulaşalım.
Dünya Müslümanları olarak Ramazan ayına aynı günde başlamayı ve aynı günde bayram etmeyi çok istiyordum. Ancak bu olmadı. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da ayrılık ve farklılık yaşandı. Kimi ülkeler Çarşamba günü oruca başladı kimi ülkeler de Perşembe günü niyet etti oruca. Bolluk içinde yokluğu yaşamanın tipik örneğinin bu olduğunu düşünüyorum.
Ramazan’a başlarken sancılı, sıkıntılı ve çetrefilli bir süreci yaşadığımızı bir kez daha vurgulamak istiyorum. Suudi Arabistan Salı günü Ramazan hilalini gördüğünü ilan etmesi üzerine çarşamba günü kutsal topraklarda orucun ilk günü olarak idrak edildi. Bu durum gayet normal… Onlar hesap, kitap, rasathane işinden çok, Ramazan hilalini gözlemleyerek tespit etme usulu ile işlerini yürüttüklerini hepimiz biliyoruz. “Yevmi şek” günlerini isimlendirme yapmadan hilali gözetlemeye devam ederler. Bu işlemlerde fıkhi kurallara aykırı bir durumun olduğunu da söyleyemeyiz. İsteyen onlara tabi olur isteyen de bizzat kendisi Ramazan hilalini gözetleyerek oruca başlayabilir. Bu da fıkhi kurallara ters bir durum olmayacaktır. Gözleri ile hilali gözetleyenlere söz söyleme hakkımızın olmadığı gibi rasathanede hilali (birkaç yıl öncesinden) tespit ettiklerini söyleyenlere tabi olanlara da söz söyleme hakları olmamalıdır. Buraya kadar herşey normal. Olması gereken de bu.
Şimdi sıkı durun size önemli bir soru sormak istiyorum. Suudi Arabistan, hilalin görülebilecek günleri açık bırakıyor. Hilali gözetliyorlar gördüklerinde tamam diyorlar, görülmediğinde de devam diyorlar. Peki, rasathane de böyle açık bir gün bırakıyor mu? Ya da rasathanenin yaptığı hesaplamaya aykırı olarak hilal görülecek olursa (ki az da olsa bu durum gerçekleşiyor) Diyanet İşleri Başkanlığı ramazana başlama veya bayram etme gününü değiştirecek mi? Yoksa “önceden böyle hesapladık” mı diyecek?
Hilal’in görülmüş olması, laiklik (yani dini emirlerin yansıtılmadığı veya karıştırılmadığı kanunlar) ile yönetilen Türkiye’de yer yerinden oynamasına sebep oldu. Daha önceki yıllarda böyle bir telaşa rastladığımı söyleyemem. Bu vesileyle Diyanet İşleri Başkanlığı tabiri caiz ise alarm durumuna geçti. Filistin ve Gazze için hiçbir paylaşımda bulunmayan birçok insanın, laikliğe tabi rasathanenin verdiği verileri savunmaya geçtiğine şahitlik ettik. Bu veriler doğru da olabilir yanlış da… Asıl garibime giden, bir başka ifadeyle zoruma giden şey Suudi Arabistan’ı yalancılıkla suçlamaları oldu. Dikkat ederseniz rasathane “İslami Usuller” ile çalışan, iş ve işlemlerini Şeriat’a dayandıran bir kurum olduğunu kimse iddia edemez. Hatta bu kuruma, dini kaygısı yüksek, İslam’ı içselleştirmiş, hafız ve kurra mühendislerin atandığını söylemek de mümkün olmayacaktır. Bu kurumda her inançtan insanın çalıştığını bilmeyenimiz yoktur.
Diyanet işleri Başkanlığı bünyesinde çalışan memurların ekseriyeti, bu konuda Diyaneti tek yetkili olduğunu vurgulayan paylaşımlarını ve açıklamalarını ardı sıra dizdiler. Bu yapılanları tarif edemediğim, anlam veremediğim bir telaşın en bariz ifadesi olarak gördüğümü de özellikle vurgulamak durumundayım.
Niçin?
Bu sorunun cevabını ben şimdilik bilmiyorum, bilen olursa, bana da haber ederlerse sevinirim.
Diyanet İşleri Başkanlığı bu işi sühulet ile yönetebilirdi, ancak yapmadı. “İhtilaf’i Metali” meselesini izah ederek dileyen vatandaşların dilediği fetvaya göre hareket edebileceğini dile getirebilirdi. Ramazan ayında oruç tutmayan insanlara bir şey söylemedikleri gibi Çarşamba günü oruç tutanlara da bir şey söylememeleri gerekiyordu. İstediğimiz ve beklediğimiz buydu. Diyanetin bağlı olduğu laiklik kuralının getirisi de bu değil mi?
Hele bir de Suudi Arabistan’ı yalancılıkla suçlamaya kalkmaları akıl alır cinsten değildi. Bu yapılanları Milliyetçilik kokan bir durum olarak değerlendirdiğimi de antiparantez ifade etmek istiyorum. Bunu dile getirirlerken rasathanenin ileri sürdüklerini “Şer’i” hükümlere dayandırma girişimlerini de henüz anlayabilmiş değilim.
Sadece “Hangi Şeriat” diye sormak istiyorum?
Bunu da İmam Hatipler aracılığıyla halka yansıtmaya çalıştıklarına da bizzat şahitlik etmiş olduk. Kendilerini doğru konumda olduklarını ileri sürdüler. Hatta hızını alamayarak hilalin görülmemiş olmasını “Şer’i Ölçüler” esas alınarak ortaya konulduğunu da özellikle vurguladılar. Halbûki Türkiye laik bir devlet olduğunu hiçbir kural ve kaidesine (özellikle de İslam dininin hükümlerinin) kurallarının karıştırılamayacağını onlar da çok iyi biliyorlardı. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan personelin tamamı şeriat usullerine göre atanmış ve görev yapan insanlar olduğunu söyleyemeyiz. Buradan yola çıkarak, Müslüman halkı laik (İslam’ın karışmadığı) sisteme enteğre etme görevinin onlara düştüğünü görmüş olduk. Bir adım daha ileri gittiler ve bu fetva üzerinden Diyanet İşleri Başkanlığını “Emir el-Mü’minin” olarak deklare ettiler, bu fetvaya uyulmasının vacip olduğunu da ileri sürdüler.
Bu yapılanlara baktığımızda yalanlanabilen rasyonel bilgiyi dini bilgiden daha üstün, daha güvenilir, daha doğru ve daha değerli olduğu fikrini Müslümanların zihinlerine kazımayı da başarmış oldular.
Türkiye’de “Rü’yet-i hilal” konusunda ortaya çıkan sonuç bunun en bariz göstergesi oldu.
Şimdi bir soru daha sormak istiyorum. Herkesin bu soruya içinden cevap vermesini diliyorum. Açıktan cevap vermeleri sakıncalı olabileceğini de vurgulamak istiyorum.
Ramazan orucuna başlarken büyük bir çekişmenin ve ihtilafın yaşandığına hep beraber şahitlik ettik. Kurban Bayramı’nda da aynı ihtilafın yaşanması muhtemel gibi görünüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı Kurban Bayramı’nda da Suudi Arabistan’a muhalefet edecek mi?
Peki, ya Diyanet İşleri Başkanı, yeni edindiğimiz bilgi çerçevesinde “Emir el-Mü’min” Suudi Arabistan'a gider de Türkiye’deki bayram tarihinden bir gün önce Arafat’a çıkmak zorunda kalırsa otelde kalarak diğer günü mü bekler yoksa yalan söyleyen Suudi Arabistan’ın gördüğü Hilal’e uyarak haccını eda eder? Diyanet İşleri Başkanlığı personeli bu durumda ne yapacak, nasıl davranacak, kime uyacak? “Diyanet İşleri başkanının haccı olmadı” diyebilecekler mi?
Bunu çok merak ediyorum. Hep beraber bekleyip göreceğiz.
Yorumlar
Kalan Karakter: