Ahiret huzurunun anahtarı
4 Şubat 2011 Cuma 01:47
Kişi, kendisini ahirette Allah huzurunda mahcup olacağı hal ve davranışlardan uzak durmalıdır.
Özellikle de gençler buna dikkat etmeli, iffetli yaşamalı, mahremiyet sınırlarını aşmamalı ve gençliğin verdiği heyecanla daha sonra utanıp pişman olacakları işleri yapmamalıdırlar.
Hayâ sahibi ol, iffetli yaşa
Hayâ ve iffet sahibi ol
Utanma ve sıkılma anlamlarına da gelen hayâ, İslam ahlakında çok önemli bir yer tutmaktadır. Hayâ sahibi bir insanı, kötü bir işten caydırmak için, ona "Utanmıyor musun?" demek yeterlidir. Büyüklerimiz, "İnsandan utanmayan, Allah'tan da utanmaz." demişlerdir.
Utanma duygusu taşıyan bir kimse, sadece insanların gördüğü yerde değil, insanların görmediği yerde de kötülükten kaçınan kimsedir. Böyle kimselerin ruh sağlıkları yerinde ve vicdanları da rahattır. Onları daima güler yüzlü, mütevazı ve güvenilir insanlar olarak görürsünüz.
Sahabeden Hz. Kurre b. İyas anlatıyor: Resûlullah ile beraberdik. Yanında hayâdan söz edildi. "Ya Resûlallah; hayâ dinden midir?" diye sordular. Peygamber (s.a.s.)'in cevabı şöyle oldu: "Hayâ, dinin tamamıdır. Şüphesiz hayâ, haramdan uzak durmak, diline sahip olmak ve iffet imandandır. Bunlar âhiretle ilgili sevabı artırır, dünyalığı ise azaltır. Ama âhirette artırdıkları, dünyada azalttıklarından daha fazladır." (Darimi, Mukaddime, 43)
BİRİ BİZİ İZLİYOR!
İnsan, hayâ duygusunu en fazla birileri tarafından görüldüğünü bildiği anlarda yaşar. Mesela tek başımıza kaldığımız zamanlarda yaptığımız bazı fiilleri, birisi tarafından izlenildiğini bildiğimiz anlarda yapamayız. Esasen bu duygu bizi çoğu zaman günah işlemekten, çirkin işleri yapmaktan alıkoyar. Tabi bu kişinin hayâ duygusunun seviyesiyle doğru orantılıdır. O yüzden büyüklerimiz, "Kişi, hayâsızlığı ölçüsünde aleni günah işler, hayâsı ölçüsünde aleni günah işlemekten utanır" demişlerdir.
Şimdi sözün burasında şu can alıcı soruyu kendimize soralım: İnsan, tek başına kaldığı durumlarda gerçekten yalnız mıdır? Elbette yalnız değildir. Allah vardır, O'nun insanların yapıp ettiklerini kaydeden görevli melekleri vardır. Yani, aslında biri veya birileri an be an insanı gözetlemektedir. İşte bu duygu ve düşünceye sahip bir insan, yalnız iken de yalnız olmadığının şuuruna varır. İnsanların yanında hayâ edip yapmaya utandığı fiillerden, Semî (her şeyi işiten), Basîr (her şeyi gören) ve Habîr (her şeyden haberdar olan) Rabbinin huzurunda ve melekler de yanı başında iken çok daha fazla utanır.
BİR HAYÂ ABİDESİ HZ. OSMAN
O yüzden hayâ sahibi olmak isteyen bir mümin, bu duygu ve düşünceyi kafasından bir an olsun çıkarmamalıdır. Sahabenin büyüklerinden Hz. Osman'ı hayâ noktasında zirveye çıkaran da bu duygu değil midir? Hz. Osman'ın en belirgin özelliklerinden biri, hiç şüphesiz hayâsı ve edebi idi. Onun bu özelliğini anlatırken Hz. Aişe annemiz şu ibretli hâdiseyi nakleder:
"Allah Rasulü bir gün benim evimde, üzerine bir örtü çekmişti ve iki oyluğu (veya iki bacağı) açık olarak istirahat ediyordu. O sırada Hz. Ebû Bekir geldi ve içeriye girmek için izin istedi. Resulullah tavrında hiçbir değişiklik yapmadan ona içeri girmesi için izin verdi. O halde sohbet ettiler. Daha sonra Hz. Ömer geldi. Ona da aynı şekilde hâlini değiştirmeksizin izin verdi. Onunla da aynı hâl üzere sohbet ettiler. Ondan sonra da Hz. Osman geldi, içeri girmek için izin istedi. Bu defa Resulullah hemen doğruldu ve toparlandı.
Ben bunun hikmetini öğrenmek için dedim ki: "Ey Allah'ın Resûlü! Ebû Bekir ve Ömer için toparlanmadığınız hâlde, Osman'a toparlandınız, hâlinizi değiştirdiniz ve elbisenizi düzelttiniz. Hikmeti nedir?" Resulullah Efendimiz şöyle buyurdular: "Osman gerçekten çok hayâlı bir kimsedir. Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden, ben hayâ etmeyeyim mi?"
Hz. Osman hayâsıyla sahabiler arasında sivrilip ön plana çıkmıştır. Hz. Osman'ın bu hayâ hali, günümüz insanı için de elbette ahiret adına bir kurtuluş akçesidir. Mümin, kendisini ahirette Cenab-ı Hak huzurunda utanacağı, mahcup olacağı hal ve davranışlardan, ortamlardan uzak durmalıdır. Özellikle de gençler buna dikkat etmeli, iffetli yaşamalı, mahremiyet sınırlarını aşmamalı ve gençliğin verdiği heyecanla daha sonra utanacakları, pişman olacakları işleri yapmamalıdırlar.
BİR SORU-BİR CEVAP
Çocuğa cinsel bilgiler kaç yaşında verilmeli?
Soru: "Çocuklarımıza cinsel eğitimi kaç yaşından itibaren vermeliyiz. Teşekkürler." Saliha Tetik/Bursa
Malum olduğu üzere her çocuk gençlik çağına buluğ dediğimiz ergenlikle girer. Bu yaşa gelen bir çocuğun gusül abdestini bilmesi, hangi hallerde yıkanmasının farz olduğunu öğrenmesi gerekir. İşte sadece bu yönden bakıldığı zaman temel cinsel bilgilerin verilmesinin ne kadar büyük bir önem taşıdığı anlaşılır.
Çocuklar kendi cinsel durumunu iki buçuk üç yaşlarından itibaren fark etseler de, asıl cinsel duygular bedenî ve ruhî gelişmenin belli bir seviyeye geldiği ergenlik çağından sonra verilmelidir. Bu yaşlarda çocuğun merak edip sorduğu hususlar anlayabileceği şekilde, yalana yer vermeden, doğru olarak cevaplandırılır. Azarlamak, geçiştirici cevaplar vermek hiçbir fayda sağlamaz, aksine zararlı olur. İşte anne-babaya asıl vazife bu devrede düşmektedir. Onları kendi problemleriyle baş başa bırakmayıp bazı bilgiler verilmelidir.
GUSÜL ABDESTİ ÖĞRETİLMELİ
Gerekli bilgiler, kızsa anne tarafından, erkekse baba tarafından uygun ve doğru bir şekilde anlatılmalıdır. Bu arada ebeveyn, çocuklarıyla ciddi bir diyalog kurmalı, rahat bir sohbet havası içinde karşılıklı konuşarak meseleleri açıklamaya çalışmalıdır. Bu süre içinde dikkat edeceği noktalar çocuğa birer birer anlatılır. Nasıl temizleneceği, ne zaman gusledip namaza başlayacağı, orucunu tutması gerektiği gibi yeterli bilgiler verilir.
Baba, oğluna guslü gerektiren halleri, ihtilâmı, boy abdestini öğretir. Genç, gerekli cevabı babasından alamadığı zaman bir büyüğüne, hocasına sorarak da öğrenebilir.
TEFEKKÜR ATLASI
Bakın şu minik işçi karıncanın yaptığına!
New York Hayvan Bilim Kurumu'nun Tropik Araştırmalar İstasyonu'nda yapılan bir araştırmada, yaprak taşıyan karıncaların taşıdıkları yaprağın üzerinde küçük işçi karıncalarının olduğu tespit edildi. Bilim adamları öncelikle buna bir anlam veremediler. Orta boy işçi karınca yaprak taşıyor, taşıdığı yaprağın üzerinde ise küçük boy işçi karınca... Araştırma daha ayrıntılı hâle getirilince ortaya şu enteresan sonuç çıktı:
KARINCANIN SAVUNMA SİSTEMİ
Yaprak karıncalarının en büyük düşmanı "kafa sineği"ydi. Bu sinekler, yaprak taşıyan savunmasız karıncalara saldırıp, onların kafalarına yumurtalarını bırakıyorlardı. Bu yumurtalardan çıkan sinek larvaları da karıncanın beynini yiyordu. Normal zamanda, yani yaprak taşımadığı zamanlarda karıncaların kendilerini koruması kolaydı. Ama yaprak taşırken savunmasız olduklarından kafa sineği kolayca karıncaların kafasına yumurtalarını bırakabiliyordu. İşte karıncalar bu tehlikeyi önlemek için yanlarında küçük bir işçi karınca taşıyorlardı. Kafa sineği yaprak taşırken karıncaya saldırırsa bu küçük savaşçı devreye giriyor ve kafa sineğine haddini bildiriyordu.
İnsan düşünemeden edemiyor ve ister istemez aklına şu sorular takılıyor: Karıncaya bu müthiş savunma sistemini öğreten kim? Aklı ve şuuru olmayan bir karınca bunu nasıl düşünüp planladı?..
BİR DUA
Her an benimle ol ve beni hiçbir zaman yalnız bırakma!
Ey her varlığa lütuf deryasından nimetler yağdıran ve ikramı her ikram sahibinden sonsuz derece üstün olan, ey herkesi ve her şeyi şefkat ve merhametle kuşatan yüce Rabbim! Her an benimle ol ve beni hiçbir zaman yalnız bırakma. Cömertlik ve merhametinle gönlümü doyur, ikram ve rahmet yağmurlarından beni mahrum eyleme.
ÖRNEK HAYATLAR
Fedakâr bir aile işte böyle olur!
Hasat zamanıydı. Çiftçi bir ailenin bütün fertleri büyük bir tarladaki buğday demetlerini arabalara yüklüyorlardı. Aile fertleri, aralarında güzel bir iş bölümü yapmışlardı. Herkesin işi başka başkaydı. Evin annesi, orakçıların hendek kıyısında biçemedikleri başakları toplarken, küçük bir ağacın dalları arasında bir salkım üzüm gördü.
"Oh, bu kavurucu sıcakta bu bir salkım üzüm ne iyi gider" diyerek, salkımı kopardı. Tam yemek üzereydi ki, gözü az ilerisinde, demetleri arabaya yükleyen kocasına takıldı.
"Onun bu üzümlere benden daha fazla ihtiyacı var. Sabahtan beri en çok o çalışıyor" diyerek üzüm salkımını kocasına götürüp verdi.
ANNECİĞİM NE KADAR DA YORULMUŞ!
Adam, bu beklenmedik ikrama çok sevindi. Tam üzümleri iştahla yemek üzereydi ki, buğdayları tırmıklayan küçük kızını gördü ve: "Kızım ne kadar da zayıfmış" dedi. "Bu üzümleri götürüp ona vereyim."
Küçük kız, babasının ikram ettiği üzümleri sevinçle aldı ama tam yemek üzereydi ki, o da hendek kenarında iki büklüm çalışan annesini gördü. "Anneciğim ne kadar da yorulmuş. Ben iyisi mi bu salkım üzümü ona vereyim o yesin" dedi ve üzümü annesine götürdü.
Evin annesi, üzüm salkımının dönüp dolaşıp kendisine geri geldiğini görünce, olanları hissetti ve kendisine böyle sevgi dolu yüreğe sahip şefkatli aile bahşettiği için Allah'a şükretti. Ve bütün ailelerin kendileri gibi mutlu olmaları temennisinde bulundu.
HAZIRLAYAN: Ali İhsan ER
Haber YorumlarıYorum EkleBu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yorum yapan siz olun. Diğer Haberler