İnsanlar, teröre evlatlarını, eşlerini,
canlarının bir parçasını kurban vermişler; bizimkiler hâlâ şekil şemal
tartışmasında, siyaseten avantajlı pozisyona geçme telaşında.
Ayrıca bir araya gelseler ne olacak; bunu
soran da yok.
Yüksek bir ihtimalle anlaşamadan
ayrılacaklar, herkes kendi duruşunu daha da kemikleştirecek, partizan amigoların
içi soğuyacak ve konu sıkıntısı çeken yeteneksiz yazarlara malzeme çıkacak.
Haydi illâ da görüşecekler diyelim, böyle bir
durumda demokratik teammüller gereği Başbakan'ın muhalefet partilerine gitmesi
daha doğrudur ama siz Erdoğan gibi bir egodan böyle bir davranış bekleyebilir
misiniz?
Şöyle veya böyle taraflardan tümünün aslında
böyle bir buluşmayı istedikleri anlaşılıyor. Terörle mücadele konusunda ne kadar
vizyon sahibi olduklarını gösterecekler ya!
Erdoğan, duvara toslamış olan açılımı yeniden
ısıtıp önümüze koyma fırsatı bulacak. "Açılımı desteksiz bırakmasaydınız
böyle olmazdı” diyecek, böylece tarihe kendince bir son not
düşecek.
Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal'dan ne kadar
farklı olduğu konusunda giriştiği eforu biraz daha geliştirecek. "Bakın ben
ne kadar da uzlaşmaya açık bir muhalefet lideriyim" demiş olacak. "Kan
kanla temizlenmez" türünden ilk başta doğru gibi görünen, ancak derine
inildiğinde teröristle şehitleri bir tuttuğu anlaşılan demagojik fikre ne kadar
çabuk adapte olduğunu kanıtlayacak. Kendince popülerliğini
arttıracak.
Devlet Bahçeli'nin Erdoğan ile görüşmek
gibi bir derdi yok ama o da böyle bir ortamda en radikal söylemleri kullanma
fırsatı bularak öfkesi burnunda milliyetçi kesimin desteğini garantileyecek.
Bütün bu umutsuz tablonun ortasında siyaset
bir yandan kendi kozalarını örmeye devam ediyor. Örneğin, CHP ve MHP'nin
Başbakan Erdoğan'ı alabildiğine yıpratma, buna karşılık Cumhurbaşkanı Gül'e
barış çubuğu uzatma eğilimi gözlerden kaçmış değil.
CHP lideri Kılıçdaroğlu, Şemdinli olayından
sonra görüştüğü Abdullah Gül ile kalıcı bir diyalog tesis etme niyetini açıkça
ortaya koyuyor. Erdoğan'a, "Sen kendini Cumhurbaşkanı mı sanıyorsun"
derken bile Gül'e mesaj verme kaygısı taşıdığı hissediliyor.
Devlet Bahçeli, seçilmesine ön ayak olduğu
Abdullah Gül'e zaten her zaman sempati duydu, kendisini Tayyip Erdoğan'dan
itinayla ayırdı. Şimdi hazır Erdoğan'ı yıpratma fırsatı çıkmışken Gül'e yönelik
övgülerinin ayarını da bir hayli kaçırdı. “Cumhurbaşkanı daha soğukkanlı, daha değerli, analizci
yaklaşımlarıyla dikkat çekmektedir. Liderleri Cumhurbaşkanı davet
etmelidir”diyerek, Gül'e olan
sempatisini adetâ kişisel hayranlık seviyesine çıkardı.
Peki muhalefet partileri bunu niçin
yapıyor?
Yani, Gül konusunda alabildiğine özen
gösterirken Erdoğan'ı hırpalamakta neden sakınca görmüyorlar? Kuşkusuz Erdoğan
ile Gül'ün muhalefet konusundaki farklı üslûpları bu konuda etkili oluyordur.
Tayyip Erdoğan, kişilik olarak diyaloğa daha kapalı, kavgaya daha yatkın bir
özellik sergiliyor. Buna karşılık Gül, Bahçeli'nin dediği gibi "daha değerli,
daha analizci görüşleriyle dikkat çekiyor" mu tartışılır ama en azından
susuyor ve gülümsüyor.
Muhalefetin tek derdi, iki farklı kişilik
arasında tercih yapmak olmasa gerek.
Acaba onlar, kaçınılmaz hâle gelecek olan
bir Gül-Erdoğan savaşında erkenden pozisyon mu alıyorlar?
Tayyip Erdoğan'ın AKP üzerindeki
karizmatik etkisini bilip de Gül'ü daha kolay lokma gördükleri için önce
Erdoğan'ı mı güçsüz düşürmeye çalışıyorlar?
Eğer böyle bir stratejiyle hareket
ediyorlarsa, seçimlerden önce ortalık çok fena şenlenecek
demektir.
Tayyip Erdoğan'ın bu denklemi, içinde
bulunduğu psikolojinin de etkisiyle "Gül-muhalefet işbirliği" olarak algılaması
kaçınılmazdır.
İşte o noktada kılıçlar çok fena
keskinleşir…