KUR’ÂN- I KERİM’E GÖRE İNSAN VE SINIFSIZ TOPLUM -2-
Toplumsal yapı, çoğu kez,bireyin kendisini gerçekleştirmesini engelleyen bir yapıda da olabilir. Çoğulculuğa karşı indirgeyici toplumsal yapılar, çoğunlukla bireyin kendini gerçekleştirmesini ve kendi olmasını engellerler. Bu taktirde kendini gerçekleştiremeyen, yani içindeki gizil güçleri eyleme dönüştüremeyen insan Tanrısal özüne, kendine, yabancılaşır. O, artık kendisi değil, içinde bulunduğu toplumun ürünü olur. Şu halde Kur’an’a göre, bireyin kendini gerçekleştirip kendi olacağı bir toplumsal yapı ne gibi özellikler içermelidir. Şimdi bu özellikleri sırasıyla gözden geçirelim:
1. Değerleri ve Ruhsallığı hareket noktası kabul eden Demokratik, laik, çok kültürlü bir yapıya sahip olmalıdır.
2. Sınıfsız bir toplumu gerçekleşmeye çabalamalıdır.
Şimdi sırasıyla bu ilkeleri inceleyelim:
1. Değerleri ve Ruhsallığı hareket noktası kabul eden Demokratik, laik, çok kültürlü bir yapıya sahip olmalıdır.
Hayatlarımızı anlamlandıran değerler ve Ruhsallık, ancak, demokratik, laik ve çok kültürlü bir toplumda ortaya çıkabilirler; çünkü demokratik bir devlette egemenliğin kaynağı halktır. Bununla birlikte müslüman alimlerin çoğunluğu, geçmişte olduğu gibi bugün de Kur’an’da üç yerde geçen “Hüküm (egemenlik) ancak Allah’ındır.[1]” ayetlerine dayanarak egemenliğin Allah’a ait olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Ancak söz konusu ayetler, bağlamları dikkate alındığında yasama konusundaki egemenlik ile hiçbir ilgilerinin bulunduğu açıkça görülür. Ayetlerde söz konusu olan Allah’ın evren üzerindeki ontolojik kudretidir.[2]
Dinde zorlama olamaz[3]. Kurtuluş konusu hiçbir kurum veya dinin tekelinde değildir. Kur’an başta Müslümanlar da dahil olmak üzere indirgeyici tavır sergileyen Kitap ehlini bu yaklaşımlarından dolayı şiddetle kınamaktadır:
“(Yahudiler), “ancak yahudi olanlar“, (Hıristiyanlar ise) “ancak hıristiyan olanlar “cennete girecektir “ demişlerdi. Bu onların kuruntularıdır. (O halde sen onlara): “ Eğer doğru sözlü iseniz, delillerinizi getirin “ de. Hayır ! Kim iyilik yaparak, yüzünü Allah’a yönlendirecek olursa, ( iyi bilsin ki, ) onun ecri Allah katında olacaktır; böylelerine korku olmayacaktır; onlar üzülmeyeceklerdir de.[4]”
Kur’ân indiği dönemde müslümanlar da inanç konusunda indirgeyici tavır sergilemekte gecikmemişlerdir. Yüce Allah bu tavrın yanlışlığını çarpıcı bir biçimde vurgulamaktadır:
“(Ancak cennet girmek) ne sizin ne de kitap ehlinin istemesine göredir. Kim, bir kötülük işlerse, ondan dolayı cezalandırılır ve kendisi için Allâh dışında ne bir dost ne de yardımcı bulur. Şu halde, ister erkek isterse kadın olsun(lar), kim(ler), inanmış olarak, iyi işler yaparlarsa, (çok iyi bilin ki,) onlar, cennete girecek ve zerre kadar haksızlığa uğratılmayacak olanlardır.[5] “
Özellikle dini kurumlar, adları ne olurlarsa olsunlar, tarih boyunca, çoğu kez, sevgi, barış ve kardeşlik kaynağı olacakları yerde yabancılaşma kaynağı olmuşlardır. Kendi dışındakilere saygı ve sevgi ile yaklaşmayan, çoğulculuğu savunmayan bir din, asla hidayet kaynağı olamaz; ancak bir yabancılaşma kaynağı olur. Çünkü Yaratıcımız, insanlığın ruhsal olarak gelişebilmesi için tek bir din, tek bir kurum istememektedir. Kur’ân, insanlığın gelişmesi için zorunlu olan çoğulcu yapıya birçok ayet-i kerimede etkileyici bir vurgu yapmaktadır. Burada birini zikretmekle yetiniyoruz:
“Biz, her biriniz için, bir şeriat ve bir yol belirledik. Eğer Allâh dileseydi, sizi tek bir ümmet kılardı. (Böyle bir şeyi dilememiş olması), size verdikleriyle sizi dememek (istemesinden) dolayıdır. O halde, (her biriniz) hayırlı işlerde birbirinizle yarışın; hepiniz dönüşü Allâh’a olacaktır. O, (kıyamet gününde) hakkında ayrılığa düştüğünüz konularda size (gerçekleri) bildirecektir.[6]”
Din, şekil ötesine geçmek, ruha hitap etmek durumundadır. Kuru ve anlamsız şekle dönüşmüş ritüellerin Allah nazarında hiçbir değeri yoktur. Allah katında değerli olan, samimi ve içten olan ibadetlerdir. Şurasını hiçbir zaman unutmamak gerekir ki, Kur’ân’a göre gerçek din hiçbir zaman, adları ne olurlarsa olsunlar, dış dünyadaki kurumsallaşmış dinler değildir. Kur’an’a göre gerçek din İnsan Doğası’dır. Yüce Yaratımız bu gerçeği şöyle vurgulamaktadır:
“Sen, yüzünü, batıl olan her türlü inancı reddederek, kararlı bir biçimde dine, Allah’ın insanları kendisine göre yarattığı doğaya, yönelt; çünkü Allah’ın yarattığı doğada hiçbir değişiklik yoktur. İşte gerçek din, insanları çoğu bilmese de, budur.[7]”
Bu ayet-i kerime, bizi gerçek dini dışarıda değil de içimizde aramamız gerektiğine dikkatlerimizi çekmektedir. Bu yüzden, “Onlar ne fetva verirlerse versinler, sen yine de kalbinin sesini dinle!” diyen Sevgili Peygamberimiz bu gerçeği ne güzel ifade etmektedir. Bir şairimizin şu sözü ne kadar anlamlıdır: “Öğretmeni Allah olan yegane okul vicdandır”. Kur’an-ı Kerim’in üzerinde durduğu en temel konulardan biri de İnsanda Allah bilincinin canlı kalmasını sağlama sorunudur. İnsan, ilahi yönünü hiç bir zaman unutmamalıdır; çünkü her zaman güçlü olması, bu bilinci içinde canlı tutmasına bağlıdır. Kur’an-ı Kerim, bu süreci “takva” kavramı ile açıklamaktadır. İnsan, kaynağı ile ilgili bu gerçeği unutacak olursa, aşkın boyuttan yoksun kalır ve dolayısıyla çok geçmeden toplumun ürünü olarak kendine yabancılaşır. Gönül sultanımız Yunus, bu gerçeği şöyle vurgular: “Bir Ben vardır bende benden içeri…” Şu halde günümüzün en önemli sorunu, insanın, ilahi kaynaklı bir varlık olduğunun bilincine vardırılması, yani insanın yeniden insanlaştırılması sorunudur. Günümüzde ön plana çıkan kavramlardan biri de Ruhsallık kavramıdır. Bazı düşünürler, kurumsallaşmış dinlerin dışında da insanların dindar olabileceklerini savunmaktadırlar. Kanaatimce bu düşünce, gerçek dini insan doğası kabul eden Kur’an-ı Kerim’in ruhuna uygun bir düşüncedir.
Şu halde bütün çabalar, içinde Yüce Yaratıcımızın İlahî nefesini barındıran Üstün İnsanın oluşabileceği, çoğulcu ve ruhsal bir öze sahip bir toplum oluşturmaya yönelik olmalıdır. Ruhsallığın dışında, yani içimizdeki gerçek Ben ile bağ kurmamız dışında kurtuluş olamayacağını hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım.
[1] 6el-En’âm, 57; 12 Yûsuf,40, 67.
[2] Bu konuda geniş bilgi için bkz, Salih Akdemir, Kur’an ve Laiklik, İstanbul, Form Yayınları, 2000, s.168-189.
[6] 5el-Mâide,48. Yine bkz. 2 el-Bakara,148.
Bu yazı toplam 232 defa okundu.